Konuk :
Sunay AKIN
Hazırlayan :
Nisan Serap MURATOĞLU |
|
Kendi
cumhuriyetini kurduğunu söyleyen şair Sunay Akın kendini, "Tek
kişilik bir orduyum" diye tanımlıyor. Bu günlerde Türkiye'nin ilk
oyuncak müzesini açmaya hazırlanan Akın, "Belki Donkişotluk ama ben
düşlerimi gerçekleştiriyorum" diyor.

Sunay Akın, Türkiye'nin bilinmeyen tarihini anlatan, düşlerini
gerçekleştirmek için yaşayan bir şair. En çok da kadınlar ve
gençlerin favori şairi. O'nun ürettikleri ve sanatı her zaman
isminden önce geldi.
Adıyla değil, çalışmalarıyla gündemde kalmayı başaran örnek bir
sanatçı oldu. Türkiye'nin tanıdık bu şairiyle Kadıköy'deki
müzeleştirdiği köşkünde görüştük. Bugüne dek hiç yapılmayan bir ilki
gerçekleştirmeye hazırlanıyor. Türkiye'nin ilk oyuncak müzesini
açmaya hazırlanan Akın, "Donkişot olmak da güzel ve ben düşlerimi
gerçekleştiriyorum" diyor. "Tek kişilik bir orduyum" diyen düşlerin
şairi, on yıl boyunca topladığı antika ve eski oyuncaklardan, bir
müze oluşturmuş. Kasım ayında açmayı düşündüğü müze için aileden
kalma bir konağı restore ederek, yeniden düzenlemiş. Sunay Akın'la
bir yandan sohbet ederken bir yandan da düzenlemesi devam eden bu
müzeyi gezdik.
Gerçekten de harika ve inanılmaz oyuncaklara sahip bir müze olmuş.
Trabzon'da geçtiğimiz yüzyılın en güzel yılında gözlerimi dünyaya
gözlerini açtığını söyleyen şair Akın, 1962 yılını, ülkenin en sakin
dönemi olduğunu için sevdiğini söylüyor. Ayrıca, 62'den tavşan
yapıldığı esprisiyle sohbete sevecenlik katan şair, üzerine şiirler
yazdığı İstanbul'u ilk kez, Trabzon'daki bir sinemada izlediğinde
görmüş. O yıllarda kadınlar için yapılan matinelere
annesiyle birlikte
film izlemeye gider ve İstanbul'un kendine verilmiş en büyük ödül
olduğunu düşünürmüş. Sunay Akın, "Altı yaşımdayken babam bütün
aileyi yaz tatilinde İstanbul'a götürdü. Hep o sinemalarda gördüğüm
İstanbul'da gezinmek, büyük bir panayırda gezinmek gibiydi.
Fotoğraflar çekilip albüme konuyordu ve albüm sehpanın üzerine
duruyor, ne zaman bir misafir gelse ona uzatılıyordu. Misafir
albümün sayfalarını çevirirken kendimi konusu İstanbul'da geçen
filmin başrol oyuncusu gibi hissediyordum. Bu yüzden İstanbul
hayatımdaki en büyük ödüldü" sözleriyle İstanbul hayranlığını bir
kez daha dile getiriyor.
Hiçbir zaman pazarlanan ve satışa sunulan bir yazar olmadığını
söyleyen şair, hayattan ve şiirden beklediklerini anlattı. Her zaman
anlattıklarıyla ilgi odağı olan Sunay Akın'la politikayı, edebiyatı,
şiiri ve düşleri konuştuk:
N.S.M. İstanbullu olmak İstanbul'u yaşamak nasıl bir duygu?
- İnsanlar güvendiği bir dostuna sırlarını açar ya, işte İstanbul'da
benimle konuşuyordu. Onun yarasını, acını anlıyordum. İstanbul'da
bana sırlarını anlatıyor, paylaşıyordu. Diyorlar ki, "Bunca güzel
sözü nerden buluyorsun?". İstanbul'un dostu, arkadaşı olun yeter!
Zaten o size anlatır; çünkü bütün bunlar İstanbul'da gizli.
Kendimden çok fazla söz etmeyi sevmiyorum benim kitaplarımda da
otobiyografim yok. Tanınıyorsam ya da seviliyorsam bu,
ürettiklerimle ilgili.
N.S.M. Biraz özel
yaşamınızdan bahseder misiniz?
- Hayatımda ilk kez arkadaşlık teklif ettiğim ilk insanla, hala
mutlu bir aşk yaşıyorum. Unutulmaz film 'Selvi Boylum Al Yazmalım'da
olduğu gibi, sevmek emektir, üretilen, ve kazanılan bir şeydir. Eşim
felsefe, sosyoloji öğretmeni. İki çocuğum var; oğlum lisede, kızım
Sezin de ilkokulda okuyor.
Evcil biriyim, ama araştırmak için çok geziyorum. Okumak için tek
bir yerde duramam. Fakat bir şeyi özlerim: Evimi... Eşim beni çok
iyi anlıyor. O, yalnızca yardımcı değil, aynı zamanda bana yol açan
biri. İnsanın önünde sorunlar varsa kaşif olamaz ve hayat zindana
döner.
N.S.M. Müzeden bahseder misiniz?
- Müzeler insanı eğitir. Müze sözcük olarak, ilham perisi demektir.
Zeus'un dokuz güzel kızı vardır. Musa'lar ilham perileri ve Muses,
Samos adasında Perseus'un kurduğu şehirdir Muses. Müze adı da oradan
gelir. İnsanlar da buraya gelip, ilham alarak çıkacak. Müze herkese
açık bir yer. Tüm amacımız; karanlıktaki insanı, aydınlatabilmektir.
Eşim kurmakta olduğum müzenin yöneticisi olacak. Ve bu müze
Türkiye'nin ilk oyuncak müzesi olacak. En büyük düşüm, böyle bir
müzeydi. O yüzden aileden kalma bir köşkü yeniden düzenleyip, içini
oyuncaklarla doldurdum. İç düzenlemesine oyun arkadaşlarım yani
sponsorlarım yardımcı oldu. Faber Castel, Isuzu, Novantis, Honda,
Simens katkı da bulundular. Kültürel bir hayata, başka alanlarda
olduğu gibi gereken ilgi gösterilse, güzel şeyler daha da çoğalır.
Müze'nin bulunduğu köşk, 750 metrekare ve 5 katlı. Her oda ayrı
hikayeyi ve gerçek hayatı anlatacak. Girişte, Türk motifli
oyuncakların sergilendiği bir bölüm ve Eyüp'te bir oyuncak
atölyesinin canlandırıldığı bir bölüm yer alıyor. Üst katta
Kızılderililer ve Amerika; başka bir odada savaş oyuncakları var.
Ayrıca hayvanlar ve masallar; tabi ki Sindrella, Pinokyo, Hansel ve
Gratel gibi simgeleşmiş karakterler de burada yerini alacak.
Oyuncakların sergilendiği köşkün tüm odaları ise dönemlere ilişkin
dekorlarla süslendi.
Katlardan birinde konferans ve çeşitli etkinliklerin yapılacağı
seksen kişilik bir de salon bulunuyor. Bir kat kafeterya ve okuma
alanı olacak. Müzede, on yıl boyunca topladığımız toplam dört bin
oyuncak, sergiye açılacak. Hepsini bir anda sergileyemeyeceğimiz
için belirli zamanlarda değişecek şekilde sergilenecek. Kasım ayı
içinde, birkaç gün sürecek şenlik mahiyetinde bir açılış
düşünüyorum. Ahmet Necdet Sezer'in açılışa gelmesini çok istiyorum.
Kadıköy Belediye Başkanı ve İstanbul Büyük Şehir Belediyesinin
Kültür İşleri sorumlusu İskender Pala'yı da yanımda görmeyi çok
istiyorum.

N.S.M. Biraz araştırdığımızda gördük ki üniversiteli gençlik,
sizi yakından takip ediyor. Girdiğimiz birçok okulda Sunay Akın'ın
katıldığı konferans afişleriyle karşılaştık. Neden üniversiteli
gençlik sizi bu kadar çok seviyor?
- Türkiye'nin bütün üniversitelerine gittim. Geçtiğimiz 2002-2004
yılına kadar Van'dan, Edirne'ye kadar bütün üniversitelerdeki
etkinliklere katıldım. Mümkün olduğunca davetlere, üniversitelere,
sivil toplum örgütlerinin bu tür etkinliklerinde yer almaya
çalışıyorum. Yurt dışına da gidiyorum. Bütün bunlar, ürettiklerimin
bir sonucu. Hiçbir zaman kitaplarımın ya da o tek kişilik sahne
oyunumun önüne geçmedim. Her şeyden önce sanatım yer aldı.
Pazarlanan, satışa sunulan bir yazar olmadım.
Anlattıklarım insanların ilgisini uyandırıyor, seviyor ve izlemek
istiyorlar. Beni en çok da bu mutlu ediyor.
N.S.M. Marmara Üniversitesi'nde ve Müjdat Gezen Sanat Evi'nde
dersler veriyordunuz. Hala devam ediyor musunuz?
- Müzeden dolayı bu yıl ikisini de bıraktım; çünkü çok zor bir iş
gerçekleştiriyorum. İstanbul'da Türkiye'nin ilk oyuncak müzesini
kuruyorum. Zaman ayırmak istiyor bu yüzden bu yıl affımı istedim.
N.S.M. Anlattığınız tüm hikayeler gerçek ve belgeli. Bu nedenle
de ciddi bir araştırma ve zaman gerekiyor değil mi? Buna bir de müze
kuruluşu eklenince, hayli yoğun bir tempoda çalışıyor olmalısınız.
- Evet, hiçbir sanat eseri hayatın kendisi kadar şaşırtıcı, çarpıcı
ve güzel olamaz. Hiçbir sanat eseri hayatın taklidi, kopyası
olmamalıdır. Hayatın kendi öyküsü, sineması, resmi, heykeli şiiri
ile çok daha anlamlıdır. Kasımpaşa'da Cezayir'li Hasan Paşa
Kışlası'nın kapısının yanındaki bir betonun üzerinde, yuvarlak bir
demir halka vardır. O, Cezayirli Hasan Paşa'nın aslanını bağladığı
halkadır. İşte bu bilgiler, üretimlerimin sonucudur. Emeğimle bir
yerlere geldim ve iyi bir yayıneviyle çalışıyorum.
Çınar Yayınevi, rahmetli Rıfat Ilgaz'ın kurduğu Cağaloğlu
geleneğinde bir yayınevi.

N.S.M. Bildiğimiz kadarıyla sizi ilk Cemal Süreya keşfetmişti.
Nasıl keşfedildiniz ve Cemal Süreya öncesinde neler yapıyordunuz?
- Üniversite yıllarında çok okuyordum. Hiç bir zaman kantin kuşu,
öğrenci kahvelerinin müdavimi olmadım. Vaktim kütüphanelerde,
sahaflarda geçiyordu. Yaşamak buydu ve hala da aynı şekilde
düşünüyorum. İlk şiirim 1984 yılında yayınlandı ve Cemal Süreya
benden söz eden yazılar yazmaya başladı.
Aslında, kendi kuşağımdan pek çok şairi de bana düşman etti; çünkü
genelde bir araya gelmek istemediğim, hep kaçındığım insanlar
şairlerdi. Kartvizit olarak kullanmak için kendine şair diyenler,
polemikler, kıskançlıklar paylaşamazlıklar... Kendi sığlığından,
kendi yazdıklarına güvensiz olanların yaptığı gibi kavgalar içinde
yer almak istemedim.
N.S.M. Daha sonra Orhan Veli'nin 'Yaprak' adlı dergisini
çıkardınız.
- Orhan Veli'nin 'Yaprak' adlı dergisi, ölümünün ardından
arkadaşları tarafından 'Son Yaprak' olarak çıkarılmıştı. Akkün Akova
ve Ramazan Ürel ile birlikte onu yeniden yayınladık.
Cemal Süreya ile birlikte bir dergi çıkarmak istiyorduk; hatta adını
da o koymuştu:
.....Yalnızca bir sayı çıkardım ve dergi orada kaldı; çünkü onu
Cemal Süreya için çıkardım. Dergici değildim, hiçbir zaman da
olmadım.
Dergiler elbet ki çok önemli ve edebiyatın mutfağı; ama dergicilik
benim işim değil.
Orhan Veli Şiir Evi'nde Şerif Özsoy tarafından 'Yaprak' hala
çıkarılıyor. Şerif Özsoy, Orhan Veli konusunda ordinaryüs
profesördür.
Kitaplardan ve gösterilerden kazandığım ne varsa, son on yıldır
antika, eski oyuncaklara yatırdım. Çünkü bir oyuncak müzesi kurma
düşüm vardı. Buna, 'Donkişotluk' diyorlar; ama olsun. Donkişot olmak
da güzel ve ben düşlerimi gerçekleştiriyorum. Kız Kulesi için de
bunu yapmak isterdim; fakat oranın Şiir Cumhuriyeti olmasını
istedim. "Dünyanın İlk Şiir Cumhuriyetidir" diye ilan ettim Kız
Kulesi'ni. İlk aşk şiiri bir kadın tarafından Sümer tabletine
yazılmıştır. İşte o aşk şiirinin Kız Kulesi'nde sergilenmesini
istedim. Bu ayrıca, İstanbul'a, kent yaşamına ve turizme çok şey
katardı. Bu ülkeyi yönetenlerin, söz sahibi olanların hiç de o yer
ve o birikime layık olmadığını gördüm. Gündelik hayatın içindeki
öylesine insanlar, o yerleri daha çok hak ediyor. Bunlar,
politikanın çirkin,çıkar ve rant cambazlığından başka bir şey değil.
N.S.M. Kız Kulesi'nin şuan ki restorasyonunu ve restoran olarak
kullanılmasını nasıl karşılıyorsunuz?
- Hiç gitmedim! 1992 yılından sonra adım atmadım. Orası müze ya da
sanat merkezi olmalıydı; tabi ki içinde kafeteryası ya da restoranı
da bulunarak. Yoksa Kız Kulesi'nin lokanta ile ne ilgisi var! Orası
bir sanat merkezi olmalı ve o şekilde düzenlenmeliydi. Bazı fotoğraf
ve resimlerde kulede bir iğde ağacı ve sallanan küçük bir kız çoğu
var. Onu arıyorum. Hani, ağaç nerede? Her şey sevgiyle yapılır;
yoksa çıkar ve rant kaygılarıyla bu işler yapılamaz.
N.S.M. Düşlerinizden biri de iki yaka arasında seyir eden
vapurlara, şairlerimizin isimlerinin konulmasıydı. Orhan Veli, Nazım
Hikmet gibi...
- Bu düşünce benim en büyük özlemimdir. Vapurlara şair adları
verilsin ve her meydana iskele meydanına mutlaka bir atlıkarınca
konulsun. Hele akşamüstü günün ilk ışıkları yanınca, oluşacak o
güzel manzarayı düşünebiliyor musunuz? Bunları gerçekleştirmek hiç
de zor değil. Önce bu kenti sevmek lazım; ancak çıkardan, iktidar
kaygılarından uzakta. Ülkede yönetim sahibi olan insanlar, benden
akıllı değil; onlarda olup da benden olmayan bir şey de yok. Bir
aydın, zaten iktidar kavgası içinde olmamalı; sadece
aydınlatmalıdır. Taşıdığım, bulduğum ışıkları, karanlıkta duran
insanlara vermek istiyorum; çünkü aydınlıkta duran insanların ışığa
ihtiyacı yok. Fakat dünya ve insanlık kararıyor.
N.S.M. Hıncal Uluç köşesinde, "Ben bu ülkede Türkçe'yi en iyi
kullanan, yazan, en iyi anlatan kalemlerden biriyim. Bununla da
gurur duyarım; ama Sunay Akın'ın anlatımını buraya getirmem mümkün
değil. O bir efsane adam" diyor sizin için..
- Hıncal Uluç'un bana böyle yazması, benim için en güzel ödüllerden
biridir.
Zamanında Cemal Süreya yazmıştı, "ödüllerim bunlardır" diye. Ben de
ödüllere katılmıyorum; çünkü ödüllerimi alıyorum. Hıncal Uluç'un
yazdıkları tamamen, kendi güzellikleridir. O, yazılarında kendine
kızan, öz eleştiri yapabilen biridir. Uluç kadar senfoni oluşturan,
hayatın pek çok renkli, karanlık yanlarını fark etmiş ve pek çok
alanda yazı yazmış farklı bir kalem daha tanımıyorum. Ondan dolayı
da hayata bu kadar egemen ve bilgili. Böyle birinin beni izlemesi,
benim için başlı başına bir şans. Yazımı beğenip yazması da kaymaklı
ekmek kadayıfı gibi olmuş. O yazıdan sonra bana karşı duyulan ilgi,
katmerleşerek ortaya çıktı. Uluç, anlattıklarımın doğruluğuna ve
toplum içinde önemsendiğine inandığı için, yön gösteren bir yol
tabelası gibi beni işaret etmiş.
N.S.M. Politikada çok seslilik artık kalmadı değil mi?
- Senfoni dinlemeyen bir toplum algılayamaz. Dikkat edin birçok şey
birbirine benziyor. Çok sesli müzik kalmadı. Şimdi bu toplumun, çok
sesli bir politikadan da söz etmeye hakkı yok. Oysa demokrasi,
üflemeli çalgılar olmalı, vurmalı çalgılar, yaylı çalgılar
olmalıydı. Çok sesli düşünce özgürlüğünü savunuyorum. Özgürlüğü
savunan her insanın benim gibi düşünmesini istemek düşünce özgürlüğü
olamaz.
N.S.M. Kırk yıl önce Pablo Neruda'nın 'Analara Ağıtlar' şiiri
dilimize çevrilmiş ve geçen yıllarda bir dergi de bu şiiri
yayınlamıştı. Sonrasında dergi kapatıldı. Sahipleri şu anda DGM'de
onar yıllık hapisle yargılanıyor. Kırk yılda ülkemizde sizce değişen
nelerdi?
- Kırk yılda çok yasalar değişti. Yasaların değişikliği ve sözünü
ettiğimiz o medeni uygarlık yolunda değişecek olan yasalar, toplum
tarafından algılanıp yaşama geçirildiği anlamına gelmiyor. Kırk yıl,
bunu gösterdi.
İşte Türkiye'de AB'ye girme süreci içinde söylediğimiz ve pek çok
insanın söylediği yasalar, hükümetten geçti. Örneğin; 'idam cezaları
kaldırılsın' diyorduk; böyle bir şey talep ettiğimiz için vatan
haini olduk. Sonra bize bunu diyen MHP'liler, o cezayı kaldırdı.
Bugün ne değişti? Evet, idam yasası kaldırıldı ama bugün ağabey,
kardeş, baba kızını zinadan, töreden dolayı öldürüyor. Cezalar kağıt
üzerinde kalktı; ancak feodal yapı içindeki bir erkek, potansiyel
bir cellat olarak hala devam ediyor.
N.S.M. Kitaplarınızı okumuş, radyo programlarınızı dinlemiş ve
birçok kez de gösterilerinizi izlemiş biri olarak merak ediyorum:
Bir İstanbul masalı gibi görünse de hepsi belgeli ve gerçek olan
anlattıklarınızın okullarda ders içlerinde işlenmesi, ezberci eğitim
sistemine karşı gördüklerini yorumlayabilen bir neslin yetişmesinde
katkısı olmaz mı?
- En büyük özlemim; kitaplarımın bir gün ders kitapları olarak
okutulmasıdır. Özel okullarda okutuluyor. Özel okullar devlet
okullarına göre çok daha ileri seviyede. Fakat ne yazık ki her çocuk
bu özel okullara gidemiyor. Bu tür adaletsizliğe yani kul ve köle
toplumuna karşıyım. Bütün yazdıklarım da, kul ve köle toplumunu
yıkmak içindir. Kitapların devlet okullarına girmesi için
öğretmenlerimiz de benimle aynı çaba içinde. İçlerinde aydın,
ileriyi görebilen çok güzel öğretmen ve yöneticilerimiz var. Aydın
olmayıp, çağdışı, cumhuriyet karşıtı öğretmenler de eğitim veriyor.
İşte asıl onlarla tosluyorsun duvara ve o zaman da ne yazık ki bir
yerlere akıp gidiyorsun.
Her zaman sokaklardayım. Yüzlerce, binlerce davet alıyorum; yurt
dışından da, yurdumuzdan da bir gün içinde üç okula gidip gösteri,
söyleşi yaptığım zamanlar oluyor. Sesimin, bedenimin, gücümün
yettiğince öğretmenlerimin davetini kırmıyorum. Ondan ötesi,
müfredat dediğimiz kalıplaşmış eğitim sistemidir. İşte oraya,
buradan müdahale edemiyoruz. Her şeye rağmen biliyorum ki gelecek
benimdir; çünkü bunu yaşamaya başladım bile.
N.S.M. Biraz da ülke gündeminden bahsedelim. Sizce çok mu gerekli
AB'ye girmemiz?
- Hiçbir yere girmemiz gerekli değil! Nedir AB? Her yere girmeliyiz
ve herkesle ilişkimiz güzel olmalı ayrı bir konu; Türkiye güç
olsaydı, AB onu kabul etmek isteyecek hatta davet edecekti. Önce
kendi insanlarımızın mutluluğu, huzuru, aydınlanması; önce kendi
evrim sürecimizin tamamlanması olmalıdır. Bunları da kimseye
yaranmak için değil, "insanımız hak ediyor" diyerek yapmalıyız.
Geçmesi gereken yasalar da yalnızca AB'nin reçetesine uysun diye
yapılıyor. Kazanımlarımız olan gerekli yasaları kendimiz üretemedik.
N.S.M. Korsan yayını önlemek adına yapılan bandrol uygulamayla,
parası olanlar bandrolleri topladı. Kitapları baskıya girmeden
reklamları yayınlandı. Bu uygulamayla imkanları kısıtlı olan yazar
ve şairler olmayan, mağdur duruma düşmedi mi?
- Orhan Pamuk, çok sevdiğim bir yazardır. Kitabı çıktığında henüz
daha toplum okumamışken, kitabın önünde pozlar vermesi ve kitap
henüz okurla buluşmamışken kitabın içeriğinden bahsetmeyip ne kadar
basıldığını anlatması, hoş değil. Yazarın buna alet edilmemesi
gerekir.
N.S.M. Şiirde gelişebilmek, yeni akım yaratmak ya da şiirde buluş
gerçekleştirmek için ne yapılmalı?
- Bunu belirleyemeyiz; ama çok iyi şairler ve güzel şiirlerimiz var.
Edebiyatımızda yirmi yıl öncesine kadar şiir öndeydi. O kadar çok
kabız şiir yazıldı ki, şiirin alt alta getirilen dize olduğunu sanan
da şiir yazmaya başladı. '70 ve 80'li yıllardan sonra şiirin iktidar
noktasında olan, kendine eleştirmen diyen, ama el(l)eştirmenden
başka bir şey olamayan o kadar çok insan kirletti ki şiiri, bu
yüzden şiir geri ve arka plana itildi. Çok kötü antolojilerin
hazırlanması ve seçkilerin çıkmasının da bunda büyük payı var. Bana
göre Cemal Süreyya öldü ve şiirde eleştiri bitti.
Ülkü Tamer gibi çok önemli bir şair, bu işlere daha iyi soyunmalı,
elini taşın altına koymalıdır. Ülkü Tamer büyük bir değer ve ondan
çok şey bekliyorum. Yaşayan çok değerli başka şairlerimiz de var.
Çok iyi şiir yazan, iyi eleştirmen olacak diye bir şey yok. Mehmet
H. Doğan gibi isimlerin açmış olduğu yaralar bir an önce kapatılmalı
ki, eleştiri adına kimse kişisel hasediyle şiire yaklaşılmasın.
N.S.M. Varlık Dergisi'nde Küçük İskender amatör şairlerin
şiirlerini yorumlayıp eleştiriyor fikriniz nedir?
- Küçük İskender elini eteğini çekmeli. O da Mehmet H. Doğan olma
yolunda. Küçük İskender, çok sevdiğim bir insan ve şairdir. Ama
eleştirmek demek şiire polemik sokmak demek değildir. Küçük
İskender, polemiklerle, karşı çıkmalarla kendinden söz ettirmeyi
seven bir arkadaşımız.
N.S.M. Bu şekilde davranan çok yazar olduğunu biliyorum.
- Evet, çok var. Veysel Çolak diye bir biri var ki şairliği de,
şiiri de tartışılır. Öyle insanlar tanıyorum ki, bir tek kitabı yok;
ama bence o sözünü ettiğimiz insanlardan çok daha önemli bir
şairdir. İşte tıkanmayı burada aramalıyız. Yoksa şiirde bir yere
gelmek isteyen, yaşamı şiirle algılamak isteyenlerin önü tıkanmıyor;
çünkü onlar gerçek şairlerdir.
N.S.M. Şiirleriniz zekice. Duyguyu zeka ile harmanlıyorsunuz.
- Cemal Süreyya derdi ki, "Şiir zeka ile yazılır". Çok doğru bir
söylemdi. Duygu denilen kütüğü, zeka denilen bıçak yontar. Bu
ironidir. Önemli olan şiirde dize değildir; şair şiirde dize
gelmemelidir.
N.S.M. Dil gelişimi ile ilgili düşünceleriniz nedir?
- Dil ideolojik bir konudur. Bir ülke bağımsızlığını korumak
istiyorsa, kesinlikle diline sahip çıkmalıdır. Türkçe'yi bizden
başkası konuşmaz. Dil aslında bağımsızlıkla ilgilidir. Dili
geliştirmek için Türk Dil Kurumu kuruldu; o bile önceki yayımladığı
kitaptaki yanlışlıkları yenileriyle düzeltirken başka hatalar
yapıyor. Dil kirletile kirletile artık, bağımlı bir hale geldi.
Böylesi bir kirliliğin olduğu bir ortamda da yeni şairlerin
çıkmasında da dil toparlanamıyor. Dil, arınmalıdır, kendi o doğal
yapısına kavuşturulmalıdır. 1923 devrimlerinden biri olan Türk Dil
Kurumu'nu kapatan da 12 Eylül'dür. 11 Eylül'de bazı sözcükler
yasaklanmıştır. TRT'ye gelen yasaklı sözcükler arasında Evren de
vardır ve altındaki imza Kenan Evren'dir. İşte nasıl dünyayı,
kentleri, kafaları kirlettiyseler, dili de kirletip kendilerine
benzettiler.
N.S.M. İmge yoğunluğuyla yazılan ve ne anlatmak istediği de pek
anlaşılmayan kapalı şiirleri gördüğünüzde nasıl bir tepki
gösteriyorsunuz?
- Şiirdeki dilin, sokakta konuşulan dilden bir farkı yoktur. Önemli
olan imgedir; o da zeka ile oluşturulur. Şiir kimsenin karalama
defteri değildir. Aksi düşünenler şiir yazsınlar ve psikiyatriste
okutsunlar. Onların başka bir şeye ihtiyacı vardır. Şiir kimsenin
bunalım defteri değildir. Şiir onları sırtından atar. Şiir büyük bir
gelenektir. Onun içinde varolup yer almak kolay değildir.
N.S.M. Nazım Hikmet desem size..
- Arkadaşımdı! Çok iyi tanıyorum. Nazım yaşıyor; 3 Haziran 1963'de
ölen, o değil. Ondan hala çok şey öğreniyorum.
N.S.M. Şiir yarışmaları yapılıyor. Bu tür yarışmalar şiirin
yaygınlaşması ve teşvikinde katkı sunuyor olabilir mi?
- Henüz kitabı çıkmamış genç insanlar için, doğru yapılan
yarışmalarını yararlı buluyorum.
Nitelikli şiir yarışmaları için bunu söylüyorum; ama kitapları
çıkmış, kendini kabul ettirmiş insanların da sürekli bu yarışmalara
katılıp, ödül avcılığı yapmalarını da, dama çıkan kedi yavruları
gibi komik buluyorum. Bıraksınlar da genç insanlar katılsın. Ben bu
tür yarışmalara katılmıyorum; çünkü genç yeteneklerin önünde bir
tıkaç olmaktan başka bir işe yaramam. Yeni bir insanın kitabının
basılması, dikkatleri üzerine çekmesi için iyi.
N.S.M. Bir internet sitesinde "Şair Sunay Akın'a büyük ayıp!"
başlıklı bir haber vardı.
Arkasında yayınevleri olan bazı dağıtım şirketlerinin, kendilerine
güvenen insanlara sabotaj yaptığı söyleniyordu. Bu dağıtım
şirketleri bazı yayınevlerinin ve yazarların kitaplarını raf altı
yapıyor ve sonrada satılmadı diye iade etmeye kalkıyormuş. İşin
ilginç yanı ise satmadığı söylenen yazarlara, transfer teklifinde
bulunuyorlarmış. Sizin de başınıza böyle bir olay gelmiş.
- Evet, ama bunlarla hiç ilgilenmiyorum. Kitap fuarları bu işin
arenasıdır. Fuarlarda kimlerin günlerce önünde kuyruklar oluşuyor,
gelip görsünler. Güneş balçıkla sıvanmaz. Başka bir şey demiyorum.
N.S.M. Gösteriler düzenliyor, şehirlere gidiyorsunuz; fakat
ulaşamadığınız insanlar mutlaka oluyordur. Televizyonda program
yapmayı hiç düşünmediniz mi?
- Televizyonda program yapmam yönünde teklifler geliyor. Şu anda
uzak durmayı tercih ediyorum. Kendi Cumhuriyetimi kurdum ve kapım
daima herkese açık. Tek kişilik bir orduyum.
N.S.M. Çalışmalarınızda İstanbul'un tarihini, kültür turizmi
açısından öne çıkarıyorsunuz.
- Pek çok kent gördüm; ama İstanbul dünyanın en güzel kenti.
İstanbul, kültür turizminde hiç anılmıyor. Bunun için mekânlar
oluşturmalıyız. Kız Kulesi, şiir Cumhuriyeti olsun dedim; ilk aşk
şiir tableti orada sergilensin istedim, olmadı. İstiklal'den
tramvayı özgür bırakalım istedim; olmadı. Şimdi tek kişilik ordu
gibi doğru bildiklerimi yapıyorum. Baktım ki tahammülüm yok, bu
yüzden tek kişilik bir ordu olmayı tercih ettim.
Unutmayın ki her insanın kendisi bir cumhuriyettir. |
|